Atatürk'ten birkaç anı...
AYASOFYA
MÜZESİ
Atina
dolaylarında bulunan ve tapınak olmaktan çıkarılıp bir sanat anıtı
olarak tutulan çok eski bir kiliseyi geziyoruz. Yapının sanat değeri ve
tarihi üzerine bilgi veren Arkeoloji profesörü oradaki mozaiklerle
Ayasofya'dakiler arasında bir karşılaştırma yaparken birden bire sözünü
keserek bana yöneliyor ve:
-
Ayasofya'yı bir müze haline koyacağınızı duyduk, doğru mu? diye soruyor.
Aldığı
olumlu yanıt üzerine, profesör gözlerini kilisenin yüksek kubbesine
dikerek şu sözü haykırmaktan kendini alamıyor:
- Bu Atatürk ne büyük insan, Yarabbim!
ATATÜRK SÜNNET
DÜĞÜNÜNDE
Mehtaplı
bir yaz sonu gecesi , Boğaziçi kıyılarını okşarcasına bir motor
geçiyordu. İlk geçişi değildi.Onun için herkes o motoru tanır, içinde
kimin bulunduğunu bilir, bilindiği için tekne uzaktan görünür görünmez
kadın erkek, çoluk çocuk, herkes kıyılara dökülür, yalı pencerelerinden
sarkar, çılgınca alkış tutarak "Hoş geldin, yaşa Atatürk!" diye
haykırırdı. Sevinç göz yaşlarını da tutamazdı. Atatürk de halkın bu
coşkun sevgisini elini sallayarak, kadehini kaldırarak karşılardı.
O gece de
öyle olmuştu. Acar motoru önce rumeli yakasını kıyı kıyı geçmiş, sonra
Anadolu yakası boyunca geri dönüyordu.
Bir yalının
önünden geçilirken, bahçe, sevinçli bir olayı kutlamakta olduğu belli
olan bir topluluğun alkışları arasında yalvaran, direnen çağrı
haykırışları yükseldi.
Ata,
"Yanaşalım."dedi. Böylece, sünnet düğünü olduğu anlaşılan bu derneğe
Ata'nın katılması oradakiler için unutulmayacak bir mutluluk oldu.
Atatürk çocukları sevdi, analarını babalarını kutladı; ortalığı bir
bayram havası kapladı.
Ata bir
aralık kalem kağıt alıp yazdığı bir belgeyi çocukların babasına şu
sözleri katarak verdi:
- Biz
düğününüz olduğunu bilseydik hazırlıklı gelirdik, şimdi çocukları
sevindirecek bir şeyimiz yok. Siz yarın bu kağıtla İş bankası'na uğrar,
sonra çocuklara bizim adımıza birer armağan alırsınız.
Çocukların
babası kağıdı saygı ile eline aldı ve:
- Atam,
dedi, alınacak hiçbir armağan sizin imzanızı taşıyan bu kağıt değerince
olamaz; izin verin, bunu ailemizin ve çocuklarımın sonsuz bir övüncü
olarak saklayalım.
Ata adamın
bu ince düşünüşü ve tokgözlülügünden çok daha duygulandı ve şu yanıtı
verdi:
- Peki, siz
bu kağıdı saklayın, yarın yerine bankaya uğrayın ve çocukları bizim
adımıza sevindirin.
ATATÜRK 'LE ÇOBAN
Atatürk arada bir güzel havalarda kırlara çıkmayı severdi. Bir arabaya
atlar, bir süre gittikten sonra arabadan iner, biraz da yaya dolaşırdı.
Böyle bir gezinti sırasında dağ başında, kendisini tanımayan bir çobanla
ahbaplığa girmiş, sürüden, koyundan söz ettikten sonra aralarında şöyle
bir konuşma geçmiş:
- Sen Atatürk'ü bilir misin ?
- Bilmez miyim efendi ? Ona Gazi Paşa da derler.
- Peki, ne yapmış Gazi Paşa ?
- Efendi, onun neler yaptığını sen benden iyi bileceğin.
- Onu görmek ister misin?
- Ah, Efendi, istemem mi, ama ben onu nerden göreyim ?
- Öyleyse bana bak, o bana çok benzer.
Çoban övünme sandığı bu söz üzerine dudak bükerek:
- Hadi ordan! Senin kılığında Atatürk mü olur ? Sakalın bıyığın bile
yok, karşılığını vermiş.
Ata, çobanın bu küçümsemesini sevimli bir anı olarak anlatır ve şöyle
bitirirdi.
- Çobanın masum hayalini bozmadım ve onun kafasında bıyıklı sakallı
kalmaya razı oldum.
MAKBULE HANIM'IN PEMBE
ODASI
Ata yalnız başkalarının saflıklarını değil, kendinin ve yakınlarının da
çocuksu yönlerini ele alır, anlatır ve herkesin böyle umulmadık
davranışları olabileceğini belirtmek isterdi. Nitekim gençliğinde
şairliğe özenip pek romantik şiirler yazdığını, bir aralık ticarete
heveslenip annesinde bulunduğunu bildiği parayı bu iş için istediğini,
annesinin parayı kendisine verirken "Baban da bu yolda epey para
batırmıştı."diye uyarmaya çalıştığını, fakat parayı yine de alıp sonunda
batırdığını uzun uzun anlatır, yaşantısının bu gibi çocuksu yönleriyle
kendi de eğlenirdi.
Bir gün kardeşi, Makbule Hanım'ın da bir saflığını ele almıştı.
Bilindiği gibi, Yunan hükümeti Ata'nın çocukluğunu geçirmiş olduğu
Selanik'teki baba evini kamulaştırarak bir anıt haline sokmuş,
anahtarını da kendisine sunmuştu.
Atatürk bu jestten çok duygulanmış, olayı kız kardeşine anlatmış.
Makbule Hanım'ın tepkisi şöyle olmuş:
- Bilirsin ya ağabey, köşedeki pembe oda benim odamdı, yine bana
ayrılsın.
Yunan hükümetinin bu güzel jesti karşısında kardeşinin gösterdiği bu
çocuksu anlayış Ata'nın pek tuhafına gitmiş ve olayı sofrada gülerek
anlatmaktan kendini alamamıştı.
ATA'NIN
ANAFARTALAR'DAN BİR ANISI
Atatürk Anafartalar'da düşmanı şaşkına çevirirken gerektikçe hısımının
durumundan bilgi edinmek için "Bir dil yakalayın!" der, Mehmetçikler de
ne yapıp yapıp karşı taraftan asker yakalar getirirlermiş.
Bir gün getirilen dilden gerekli bilgiler alındıktan sonra Ata sormuş:
- Peki, sen Yeni Zelandalısın madem, Türklerden ne kötülük gördün ki
vuruşmak için ta oradan buraya gelmişsin ?
Zelandalının bunu sırf spor için yaptığını ve kendisinin sportmen
olduğunu övüngen bir tavırla söylemesi üzerine Ata:
- İyi ama, sportmenliğin ne işe yaradı ? Baksana, bir erimizin önüne
düşmüş, kuzu kuzu buraya getirilmişsin! deyince tutsak şu karşılıkta
bulunmuş:
- Sizin eriniz spor kurallarını çok kaba bir şekilde çiğneyince ben ne
yapabilirdim? Sportmen olmayan hasımlarla karşılaşacağımı bilseydim hiç
gelmezdim!
Meğer Mehmetçik, Zelandalıyı en can alacak bir yerinden yakalayarak
sıkıp bayıltmış, avını ayılıncaya dek sırtında taşımış, sonra da elini
çekmeden Türk siperlerine deyin sürmüş.
Ata bu öyküyü anlatır. Zelandalının sportmenlik anlayışına, Mehmetçiğin
de kullandığı pratik (!) usule gülerdi.
SAKARYA SAVAŞINDAN
DÖNÜŞ
Sakarya
Meydan Savaşı Türk silahları utkusu ile sona ermiş, Gazi Ankara'ya
dönüyormuş. Yirmi gün geceli gündüzlü büyük bir endişe ve karamsarlık
içinde yaşayan Ankaralılar, düşmanı yenen ordunun başbuğuna törenli bir
karşılama düzenlemişler,Ankara garından başlayarak şehre doğru yolun iki
yarısında sıra ile dizilen hükümet ve meclis üyeleri, öğrenciler, esnaf
ve halk, Gazi gittikçe alkış tutuyorlar ve arkasına takılarak büyük bir
alay halinde ilerliyorlarmış.
Meclis
binasının önüne gelinmiş, gazi bakmış ki alayın başında bulunanlar
yukarıya doğru yol almakta. Meğer bu tören şöyle düzenlenmiş: "Cemaat"
halinde Hacı Bayram Veli'nin türbesine gidilecek, onun "yüksek
maneviyatının yardımıyla" kazanılan bu büyük utku için orada dua
edilecek, sonra Meclis'e dönülerek nutuklar okunacak.
Gazi:
- Öyle şey
olmaz, yurt toprağını karış karış kanını akıtarak ve canını vererek
savunan Mehmetçiğin hakkını ben evliyalara kaptırmam! deyip doğruca
Meclis binasına sapmış.
Ata bu
olayı anlatırken sözüne şunu da kattı idi:
- Kimileri
benim bu davranışıma kamunun inancını inciten yetersiz bir davranış
gözüyle bakmış olabilirler; ama ben, hele yurdun savunmasında, güvenilen
gücün evliyaların, yatırların "maneviyatı" olamayacağını hatırlatmayı
artık zorunlu bulmuştum.
BEKLENİLMEYEN BİR
YANIT
Atatürk
sofrada her akşam ya önemli bir konuyu ele alarak konuklarıyla tartışır,
yada savaş anılarından söz açar, gözlemlerini anlatır, çeşitli yönlerden
eleştirmeler yapardı.
Bir akşam,
Birinci Dünya Savaşında Dördüncü Ordu komutanı bulunan rahmetli Cemal
Paşa'nın yanlış tutumları üzerinde duruyor ve yurda çok pahalıya mal
olan bu tutumları üzüntü ile anlatıyordu.
Bir aralık,
konuşmaları herkes dikkatle izlerken, Ata arkadaşlarından birinin
uyumakta bulunduğunu görür. Bu sofra toplantıları gecenin geç saatlerine
dek sürdüğünden, ara sıra, istemeyerek bu duruma düşen arkadaşlar
görülürdü. Ata bu hali anlayışla karşılamakla birlikte uyuyanı uyarmak
için adıyla seslenerek ona konu ile ilgili bir soru yöneltirdi. bu kez
de öyle yaptı:
-
Abdülkadir, sen ne dersin ?
Kendisine
seslenilen, Dil Kurumu başuzmanlarından Abdülkadir İnan'dı. Hemen
gözlerini açarak hiç beklenilmeyen şu yanıtı verdi.
- Ben onun
büyüklüğünü bir sözünden anlamıştım.
Ortalıktaki
havaya hiç uymayan bu karşılık herkesi şaşırttı. Atatürk alaylı, birazda
öfkeli bir sesle:
- Ya öylemi
? diye sordu. Anlat bakalım, ne imiş o söz ? dedi. İnan, hiç telaş
etmeden anlatmaya başladı:
- Çarlık
yıkılmış, biz de Türkistan'da bir Cumhuriyet kurmaya çalışıyor, bir
yandan da komünistlerle uğraşıyorduk. Cemal Paşa oraya kadar gelmiş,
bilir bilmez işlerimize karışmaya koyulmuştu. Bir gün sabrımız taştı,
kendisine şöyle dedik: "Anadolu'daki kardeşlerimiz ölüm kalım
savaşlarında. Türkiye kurtulmazsa Türkistan'ın bağımsızlığı neye yarar ?
Siz buralara gelebilmek için orasını nasıl bırakabildiniz ?"
Cemal Paşa
bu kınayıcı çıkışımıza kızmadı, gülümseyerek güvenli güvenli "Orada
Mustafa Kemal Paşa var." dedi. İşte o söz...
Merak
edilen o sözü açıklayıncaya dek güvensizlikle dinlenilen İnan,
açıklamasını umulmadık bir şekilde bağlamış ve uyuklama suçunu Ata'ya
bağışlamıştı.
BABALIK DUYGUSU
Düğün,
O'nun varlığı ile son sınırına ulaşan bir neşe içinde geçmişti. Ata,
ayrılmak üzere ayağa kalkınca kendisini uğurlamak için halk iki sıra
diziliverdi. Sevecen bakışlarını sağa sola yönelterek yavaş yavaş
ilerlerken bir yerde durakladı, sonra duruldu, elini yedi sekiz
yaşlarında bir kız çocuğunun başına uzattı.
Çocuğun
arkasında yer alan ve anası ile babası belli olduğu belli olan çifte
yavaşça seslendi: "Öpeyim mi ?"
Herkesi
derinden duygulandıran bu isteği ana babanın nasıl yerinde bir minnetle
karşıladıkları kestirilebilir.
Atatürk
çocuğu iki eliyle kaldırdı, öptü ve yere bıraktı. Fakat sahne bununla
olmadı.
Uyanık ve
duygulu çocuk: "Ben de öpeyim, ne olursunuz Atatürk, ben de sizi
öpeyim." diye direndi.
Ata, hiç
ummadığı halde kendisine babalık mutluluğu tattıran bu içten davranışı,
çocuğu bir daha yerden alarak yüzüne yaklaştırmakla karşıladı.
ATATÜRK'ÜN YARGIÇ
KARARINA SAYGISI
Ölümünden
iki yıl önce Atatürk'ün canına kıymak için kurulan bir düzen meydana
çıkarılmıştı. Hem bu düzeni kurmakla suçlanan kimse "Milli mücadele"den
beri Ata'nın yolunda çalışmış, sevgi ve güvenini kazanmış, birçok
iyiliklerini de görmüş biri idi.
Haber
yurtta şaşkınlık ve tiksinme yaratmıştı. Herkes bunu konuşuyor, "nasıl
olur, nasıl olur!" diyor, bir türlü herhangi bir nedene bağlayamıyordu.
Sanık
tutuldu, adalete teslim edildi. Fakat Atatürk, olaydan haberi yokmuş
gibi, bu konuda ne düşündüğünü açıklamak için ağzını açmadı, adalet son
sözünü söyleyinceye dek sustu. Atatürk'ün bu suskunluğu çeşitli
yorumlara uğramıştı, kimi "bu üzüntülü olayı anlamak istemiyor", dedi;
kimi de "bunun doğru olduğuna inanmıyor" diye düşündü.
Sanığa
yükletilen suç yargı yerinde ispat edilemediği için adam aklandı.
İşte yargıç
kararını bu yolda verdikten sonradır ki Atatürk bu konuda ağzını ilk ve
son kez olarak açtı ve yalnız şunu dedi:
- Suça
yeltenmiştir, ancak yargıç buna kanacak ölçüde kanıt bulmuş değildir...
KÖY AĞASININ SİLAHLIĞI
"Arabınkibi Araba, Aceminkini Aceme geri verirsek bize uzun kollu bir
buhara hırkasından başka birşey kalmaz."
Buhara
hırkasını nedense hor gösteren bu söz, Meşrutiyet devrinde sayılı birkaç
ülkücünün dilimizde denemek istedikleri "tasfiye" işini Türkçe için bir
yıkım sayan ünlü bir yazarımızın sözüdür.
Dil devrimi
başladığı sıralarda da aydınlarımızın çoğu bu kuruntuda idi.
Türkün
anayurttan ayrıldığı zaman dil varlığını uzun kollu bir hırkaya
benzetenlerin bu mantık zavallılığına Atatürk acırdı. O, Türkün her
şeyine inandığı gibi dilinin de yeterliğine, enginliğine sonsuz bir
anlayış beslerdi. "Tarihin akışını oradan oraya çevirmiş, yer yer bunca
uygarlık ocakları kurmuş bir ulusun dili bu denli yoksul olabilir mi idi
?" diye soruyor ve bu sözü aşağı yukarı şöyle tamamlıyordu: "Araplarla
tanışıncaya dek türkün devlet, hükümet, hukuk, adalet gibi uygar
kavramlara; şeref, namus, insaf, vicdan gibi yüksek duygulara birer ad
vermemiş olması düşünülebilir mi? Belli ki her ulusta görüldüğü üzere
Türkün de tarihte gaflet anları olmuş, birçok varlıklarına ve bu arada
diline de bakmaz olmuştur. Biz şimdi ulusal benliğimize kavuştuğumuz
gibi öz dilimize de kavuşacağız."
Atatürk,
bir ulusun, dil varlığı bakımından, aslında bu denli yoksul
olamayacağını bir örnekle belirtmek için şu öyküyü sık sık anlatırdı:
"Vaktiyle
zengin bir köy ağası şehirde hamama gitmiş. Yıkanmış... Kurulanmış...
Giyinmek için bohçasına el attığı zaman bir de bakmış ki silahlığından
başka her şeyi çalınmış. Başlamış hamamcılardan hesap sormaya.
Hamamcılar
ağanın şantaj yaptığını, yoksa çalınan çırpınan bir şey olmadığını ileri
sürmüşler. Bunun üzerine o da silahını çıplak beline geçirerek ortaya
çıkmış ve şöyle haykırmış: "Görenler Allah için söylesin, ben bu kılıkta
gelebilir miydim ?"
Ata
öyküsüne şunu da katardı:
- Ağanın
hamama çıplak gelmediğine herkesin aklı yattı ama Türkün, yurdundan
dilsiz çıkmadığına hala akıl erdiremeyen gafiller vardır.